Yemyeşil kırlarda ata binmek
Ayşe
Dönmez- Çevresi rengarenk kelebeklerin uçuştuğu, çiçek ve kekik kokulu
tepeler-vadiler, türlü ağaçlarıyla ormanlar, içinde allı-beyazlı
gelincik ve papatyaların salındığı yemyeşil tarlalarla çevrili bir
çiftlikte kalmak ve ata binmek çok keyifliydi.
AYAKİZİ
tarafından düzenlenen Kastamonu Daday-Çömlekçiler Köyü At Çiftliği
gezisi ilginç, eğlenceli, dinlendirici ve sportifti. Fotoğraf
meraklıları için de oldukça zengin malzemeler vardı burada. Türlü
ağaçlarıyla ormanlık alanlar, göz alabildiğine vadiler, güzel çitlerle
çevrilmiş yemyeşil tarlalar, tarlalarda gelincikler, papatyalar, göl
manzaraları, rengarenk kır çiçekleri, atlar, her türden börtü-böcek,
kelebek, kuş, yani deklanşöre bas bas çek, güzellikler bitmez… Gece
yolculuğunun ardından, sabaha karşı gözümüzü çiftlikte açtık.
Odalarımıza yerleştikten sonra kahvaltıya kadar biraz kestirdik. Uyanıp
pencereden dışarıya baktığımızda, yemyeşil otlar, ağaçlar, sevimli
çiftlik evlerinin ortasına kurulmuş masalarda hazırlanmış kahvaltı
sofrasını gördük. Masanın etrafına dizildik, yörenin ürünlerinden
oluşan ballı-tereyağlı-kaşarlı-beyaz peynirli-yumurtalı-zeytinli
kahvaltıyı domates-salatalık ve köy ekmekleri-pideler eşliğinde iştahla
yedik. Çayımızı yudumlarken keyifle, etrafın güzelliğini seyre daldık.
Kahvaltının
ardından, traktöre doluşarak Halacoluğu Yaylası’na doğru yola çıktık.
İnişli çıkışlı dağ yolunda bir sağa, bir sola savrularak ilerledik,
çamların-köknarların-meşelerin-kayınların arasından. Ağaçlar bizleri
selamlarcasına yola doğru uzanmışlardı ve zaman zaman dallardan
korunmak için başımızı eğmek zorunda kalıyorduk. Hatta ben ortada
oturduğum için uyarıyordum kenarda oturanları “dikkaaat dallar,
dikkaaat çukur” diyerek. Traktörün sarsılması, ağaç dallarının
üstümüzden geçmesi bizi çok eğlendiriyor, kahkahalar ormanı
çınlatıyordu. Birden bir gelincik tarlası çıkıverdi yolumuzun üstüne.
Fotoğraf severler olarak doğanın bu narin gelinini kaçıramazdık.
Hepimiz koşuşturduk gelinciklerin arasına daldık, bol bol fotoğraf
çektik
‘Uçmak için kanat aramıyorum’ Şairler ne güzel
anlatıyor doğanın insan ruhunda yarattığı etkileri. Ahmet Telli
‘Geceleyin Kırda’ şiirinin dizelerinde hislerimize tercüman oluyor.
Dinlendiriyor yüreğimi kafamı bedenimi serin okşayışlarıyla doğa Dinliyorum en güzel türküsünü kurdun kuşun
Uçmak için kanat aramıyorum…
Yemyeşil
yaylanın ortasında bir çeşme akıyordu tahta oluktan, buz gibi soğuktu
suyu. Yamaçlara serilen kilimlere yayıldık hep birlikte. Rehberimiz
Ercan Bey yemek hazırlanana kadar bizi yürüyüş yapmaya davet etti.
Çiçek ve kekik kokuları arasında tepeye doğru yürürken, etrafımızda
uçuşan rengarenk kelebekler çiçekten çiçeğe konuyorlardı. Küre
Dağlarının parçası Ballıdağ’ın tepelerinde ormanların arasında
dolaşırken, önümüzde uzanan yemyeşil vadilerin, ormanlarla kaplı sıra
sıra dağların güzelliğine hayran hayran bakakaldık.
Bir buçuk
saatlik yürüyüşün ardından yaylaya geri döndük, mangalda cızırdayan
sucukların kokusu geldi burnumuza. Soğuk içeceklerle nefis bir mangal
ziyafeti çektik kendimize. Üstüne karpuz dilimlerini afiyetle yedik.
Karadeniz de olup çay içmemek olur mu? Demli demli çaylarımızı içtik
güzelce.. Rehberimiz bu kez bizi Taşçılar Göleti’ne kadar sürecek12
kilometrelik yürüyüşe çağırdı. Ormanların, ağaçların, yeşil çayırların
arasından yürümeye koyulduk hep beraber. Rehberimiz, dağda-bayırda
gezerken dağlar-ormanlar-vadilerle ilgili bilgiler veriyor, ağaçlar,
bitki örtüsü, ot çeşitleri konusunda aydınlatıyordu bizleri.
Yenebilecek mantarları gösteriyor, kuzu kulağı gibi çeşitli otlar,
kenger sapları ikram ediyordu herkese. Doğanın bağrında yetişen bu
değerli otları bizler de keyifle yiyorduk. Yerinde duramayan Hazal da,
çimenlerin üstünde yaptığı sportif hareketlerle gruba dinamizm ve
canlılık katıyor, ikide birde avucuna aldığı börtüyü-böceği göstererek
heyecanlandırıyordu herkesi.
Koyunları otlatan çobanla sohbet
ediyoruz, çok şaşırdığını söylüyor bu kadar yolu yürüyüp geldiğimize.
Rehberimiz kenger ikram ediyor ama çoban “ıı ıhh” diyor küçümseyerek ve
“biz kengeri hayvanlara bile yedirmeyiz” diye de ekliyor. Yoga Hocası
Attila Bey, Rehberimizin bu dikenli otu değerli kılmak için bize
İngilizce “kenjer” diye tanıttığını bile uyduruveriyor ayaküstü..
Kahkahadan kırılıyoruz tabi. Biz şehirlilerin çok kıymetli olduğunu
sandığımız bu ot birdenbire gözümüzden düşüveriyor. 2.5 saat kadar
yürüdükten sonra gölete ulaşıyoruz. Seriliyoruz çimenlere, manzarayı
seyre dalıyoruz.
Akşam yakılan ateşin ışığında daha da güzel
görünüyor gözümüze çiftlik. Çorbalarımızı içtikten sonra ızgara tavuk
ve köfte, pilav, salata ve tatlıdan oluşan yemeğimizi yiyoruz grup
arkadaşlarımızla. Sonrasında ateşin etrafında koyu sohbetlere dalıyoruz
ve daha bir kaynaşıyoruz ay ışığının parladığı yıldızlı gökyüzünün
altında.
Çiftlikteki ertesi günümüzü atlarla haşır-neşir
olarak geçirdik. Bütün grup ata binmenin zevkini tattı. Öğle saatine
kadar dört attan oluşan gezinti grupları oluşturuldu ve çiftliğin
dışında yemyeşil tarlaların, gelinciklerin, papatyaların, kır
çiçeklerinin arasından geçilerek atla gezmenin keyfi çıkarıldı. Atlar
insanlara o kadar alışkındı ki, hayatlarında ilk kez ata binenler bile
hiçbir zorlukla karşılaşmadılar. Atlar bütün gün çiftliğin içinde
serbestçe dolaştı, otlandı, insanların ilgisinin,
sırtlarını-boyunlarını okşayarak sevgi göstermelerinin mutluluğunu
yaşadı. Şımarık çocuklar gibi masaların arasında dolaştılar gün
boyunca, hatta zaman zaman kahvaltı yapanların yiyeceklerine bile ortak
oldular. Çocuklar atlara nasılda sevgiyle bağlandılar ve üstlerinden
inmek istemediler. Her yaşta, meslekte insan vardı grubumuzda. Poyraz
ile kız kardeşi Derin şirinlikleriyle grubumuzun gözbebeği oldu.
Atların yanında zıplayıp durdular, onlardan biran olsun ayrılmak
istemediler. Ayrılma saati geldiğinde Poyraz babasına “Ben Ankara’ya
gitmek istemiyorum, çiftlikte kalmak istiyorum” diye ayak diretiyordu. Öğle
yemeğinde sıcacık etli ekmeklerin, mantarlı-patatesli gözlemelerin
tadını çıkardık. Ayranın eşlik ettiği bu nefis gözlemeleri öylesine
iştahla silip süpürüyorduk ki, pişiren hanımlar hızımıza yetişmekte
zorlanıyorlardı.
Gitme saatimiz gelince biz de Poyraz gibi;
atlardan, bizi evinde misafiriymişiz gibi ağırlayan Bülent Bey ve
ailesinin sevecenliğinden, hizmette kusur etmeyen genç kızların
ilgisinden, yemyeşil çiftlikten, sevimli çitleriyle uzayıp giden özenle
bakılmış tarlalardan ayrılmak istemedik bir türlü. Bir kez daha gelme
isteğimiz içimizi rahatlattı birden. Kaloriferli ve sıcak sulu
banyosuyla rahat ettiğimiz odalarımızda yatarken yine de; Bülent Bey’in
burayı daha da geliştirdiğini ve örneklerini Kastamonu Etnoğrafya
Müzesinde gördüğümüz duvarlarındaki serenlerde eski kap-kacağın
sergilendiği bir oda, kanaviçe işlemelerle süslenmiş sedirler ve yöre
dokumalarından çarşaflı yataklarda uyumayı hayal ettim… Haziran 2007
|